Mustafa Özyurt

Talut Ve Ordusunun İmtihanı

Mustafa Özyurt

Mücadele mücadele mücadele efendim! Tarih boyu nefis ve şeytan hayatta kaldıkça unutmayalam huzur için mücadele devam edecektir.

Tâlût, hükümdar olduktan sonra ordusunu düzene koydu ve Kral Câlût’un üzerine yürüdü.  Mevsimin çok sıcak olması sebebiyle askerin suya ihtiyacı da fazlaydı. Fakat İşmoil a.s.’a Cenâb-ı Hak’tan bir tâlimât geldi.(Yahudiler bu ismi kullanır lakin bu ismin aslı İsmaildir.) Bu ilâhî emri öğrenen Tâlût:“–Allâh sizi su ile imtihan edecek. Kim kanıncaya kadar ondan içerse benim askerim değildir!..” dedi. Önlerindeki nehirden, ancak bir avuç içmeye izin verilmişti.İbn-i Abbâs radıyallâhu anh’ya göre bu nehir, Şerîa diye isimlendirilen Ürdün Nehri’dir. (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 511)Tâlût ve askerleri, bahsedilen ırmağın kenarına geldiler. Ordu 80.000 kişi idi.

Bunun 76.000 kişisi tâlimât dışında kana kana su içtiler. Sadece 4.000 kişi emre itaat etti. Daha sonra bunların pekçoğu da firâr etti. Geriye 313 kişi kaldı. Bu sayı, Bedir Harbi’ne iştirâk eden mü’min askerlerin sayısıyla aynıdır.Nitekim Berâ radıyallâhu anh’tan şöyle nakledilmektedir:“Biz, Hazret-i Muhammed’in ashâbı olarak şöyle derdik: Bedir’de bulunanların sayısı, Tâlût’un Filistin Nehrini beraber geçtiği mü’min askerlerinin sayısı olan 313’tür.” (Buhârî, Megâzî, 6)

Nehirden, bir avuçtan fazla su içenlerin susuzlukları daha da arttı; dudakları kurudu ve hâlsiz kalıp bîtap düştüler, nihâyetinde perişan oldular. Emri dinleyenlere ise, aldıkları bir avuç su kâfî geldi. Ayrıca îmanları kuvvetlenip, cesâret ve güçleri ziyâdeleşti Âyet-i kerîmede buyrulur:

 “Böylece Tâlût, askerleri ile Kudüs’ten ayrılınca onlara şöyle dedi:«–Muhakkak ki Allâh, sizi bir nehirle imtihân edecektir. Buna rağmen kim ondan içerse artık benden değildir. Eliyle bir avuç içtiği müstesnâ, kim de ondan izin verilenden fazlasını tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir!» Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, hepsi ırmaktan kana kana içtiler. Tâlût ve îmân edenler, beraberce ırmağı geçince:«–Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur!» dediler. Allâh’ın huzûruna varacaklarına inananlar ise: «–Nice az sayıda bir birlik, Allâh’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allâh sabredenlerle beraberdir.» dediler.” (el-Bakara, 249)Âyet-i kerîmede askerî disipline dikkat çekilmektedir.

Bir ordunun muzafferiyeti, her şeyden önce kumandanın emirlerine harfiyen riâyet etmekle mümkündür. Savaşta gâlip gelmek, sayıya değil, haklı olmaya, doğruluğa, îman ve mâneviyâta bağlıdır. Zafer tâcı, kemmiyetten ziyâde keyfiyet sâhibi orduların başına konur. Asr-ı saâdetteki muhârebeler, bu hâlin en bâriz şâhididir. Yine yakın tarihimizdeki Çanakkale Muhârebeleri de, bu hakîkatin en mükemmel misâllerinden biridir.

Tâlût’un ordusunda 18 yaşında bir genç vardı. İsmi “Dâvûd” idi. Beydâvî’ye göre Dâvûd aleyhisselâm, babası ve on üç kardeşi ile beraber Tâlût’un ordusuna katılmıştı.

Hz. Davud’un Mesleği

Dâvûd a.s. koyun güderdi. Çok cesur olup ayrıca sapan ile taş atmada mâhir idi. Bir gün babasına:

“–Bütün dağlar-taşlar benimle tesbîh ediyor!” dedi.

Bunun üzerine babası da:

“–Ey Dâvûd, sana müjdeler olsun!” dedi.

Dâvûd aleyhisselâm’ın sesi, çok gür ve güzel olduğu için Tâlût’un huzûruna çıkarıldı. Tâlût da, O’nu kendisine nedîm yaptı. Dâvûd a.s., bu sırada Tâlût’un Amâlika kavmine karşı hazırladığı orduya katıldı.

Hz. Davud’un Calut’u Öldürmesi

Allâh o peygambere (İşmoil aleyhisselâm’a), Câlût’u Dâvûd’un öldüreceğini bildirmiş, o da Dâvûd’u beraberinde götürmüştü. Yolda üç taş dile gelip Dâvûd’a:

“–Bizi al, Câlût’u bizimle öldüreceksin!” demişlerdi. O da onları almış, sonra da bunların hepsi tek bir taş hâline gelmişlerdi.

Diğer taraftan Tâlût:

“–Kim Câlût’u öldürürse, ona kızımı vereceğim!” diye de vaadde bulunmuştu. Nihâyet Tâlût’un 313 kişi kalan îmanlı askerleri düşmanla karşı karşıya geldi. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Tâlût’un ordusu Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında:

«–Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir kavme karşı bize yardım eyle!» dediler.” (el-Bakara, 250)

Bu âyet-i kerîmede işâret edildiğine göre düşman üzerine giden askerin üç vasfa sâhip olması gerekmektedir:

1. Zorluklara sabır, 2. Cesâret ve sebat, 3. İlâhî yardımın, yâni te’yîd-i ilâhînin geleceğine inanıp Cenâb-ı Hakk’a tazarrû hâlinde bulunmak.

İki ordu karşılaştığında, Câlût, kendisiyle mübârezeye çıkacak, yâni ordusunu temsîlen kendisiyle vuruşacak bir er diledi. Karşısına Dâvûd aleyhisselâm çıktı. Herkes şaşırdı. Çünkü Câlût, iri yüzlü ve çok güçlü biriydi. Nitekim Câlût, gücüne güvenerek Dâvûd’u küçümsedi:

“–Ey hakîr, karşıma sen mi geldin? Söyle, niçin geldin?” diye sordu.

Dâvûd: “–Seninle cenk etmeye geldim!” deyince, Câlût O’nunla alay etti. Dâvûd aleyhisselâm, sapanını çıkardı ve meşhur taşı yerleştirerek Câlût’a fırlattı. Taş, Câlût’un tam alnına isâbet etti ve Câlût, atından düşerek öldü. Kuvvetiyle mağrur, iri yarı bir hükümdar olan Câlût, apaçık görülen zâhirî üstünlüğüne rağmen mağlup oldu. Allâh Teâlâ bununla, işlerin yalnız zâhirî şartlara bağlı olmayıp, hakîkatte kendi irâdesiyle vukû bulduğunu göstermişti. Yine bu hâdise ile, insanların nazarında kuvvetli görünenin, hakîkatte zayıf, zayıf görünenin de Allâh’ın yardımıyla kuvvetli olabileceğini öğretmişti. Allâh’ı inkâr eden zâlimler ne kadar kuvvetli görünürlerse görünsünler Allâh’ın irâdesi tahakkuk edeceği zaman küçücük bir çocuktan bile daha zayıf bir hâle düşerler. Ebrehe misâlinde olduğu gibi…

Burada Allâh Teâlâ’nın gerçekleşmesini mûrâd ettiği başka hikmetler de mevcuttur: Hak Teâlâ, Tâlût’dan sonra mülkü, yâni hükümdarlığı Hazret-i Dâvûd’un almasını ve yerine de oğlu Süleymân a.s.’ı vâris kılmasını murâd etmişti. Nitekim Hazret-i Dâvûd’un Câlût’u öldürmesiyle halkın nazarında da gücü ve cesâreti ispatlanmış ve böylece Dâvûd a.s. hükümdarlığa hazırlanmış oluyordu.

Bu âyet-i kerîmede, dünyâ hayâtında cârî olan ilâhî nizâmın bir ölçüde îzâhı vardır. Hakîkaten, şâyet Allâh Teâlâ insanlar arasında adâletle hükmedecek sultanlar var etmeseydi, insanların güçlüleri, zayıfları ezip mahvederdi. Bu bakımdan bir rivâyette:

“Sultan Allâh’ın yeryüzündeki gölgesidir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 196, Deylemî, Müsned, II, 343) buyrulmuştur.

Hazret-i Osman radıyallâhu anh da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allâh, Kur’ân ile engellemediği şeyi sultan ile engeller.” (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 516) (Devam edecek)

Yazarın Diğer Yazıları