
Hanefi Mezhebi'nden
Mustafa Özyurt
Hanefi Mezhebi’nden ve Nakşibendî Tarikatı’ndandır. Türbe’de, Şeyh Ali Semerkandî’nin yanında 10 kabir daha bulunmaktadır ki bunlardan yedisinin arkadaşlarına, üçünün de sırdaşlarına talebelerine ait olduğu rivayet edilmektedir. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması yolunda büyük bir rolünün olduğuna inanılan Şeyh Ali Semerkandî, Hak ve gönül dostu olarak bilinmektedir. Ali Semerkandî, 1457 (H.862) târihinde Çamlıdere'de vefât etti. Türbesi Çamlıdere kabristanının ortasında bulunmakta,)Esmâ-ül-Müellifîn;c.1,s.733 -2)İslâm Âlimleri Ansiklopedisi;c.11,277 -3) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.370
ŞEYH ALİ SEMERKANDÎ
Hz. Ömerü'l-Faruk radiyallâhü anhın dördüncü batından zuhur eden nesline mensup torunudur. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme ulaşan akrabalığı vardır. Manâ ikliminin ve manâ âleminin sultanlarından oldu. “Bahru'l-Ulûm” adındaki tefsir kitabını yazdı. İslâm'a ve insanlara yaptığı hizmetlerinin aşkı içinde dönüp dolaşırken müsait bir zaman ve zeminle karşılaşıp evlenemedi. Çamlıdere'nin pak neslini mânevi evlâdı (ehli) olarak ilân etti.
Başta “Şifalı Mübârek Çekirge Suyunu” başka bir deyimle “Sığırcık Suyunu”, “İbret Dersi Veren Sacayağını”, “Kerâmet Emmarelerini” ve “Benzeri Hatıralarını” bırakıp Hicrî 862, Milâdî 1442 senesinde 142 yaşında iken Çamlıdere'de irtihal etti.
Hz. Ömer İsfahan’ın fütuhatında oğlunun birini oraya bırakmış, orada yerleşip kalan Hz. Ömer'in oğlu İsfahanlı bir kız ile evlenmiş idi. Şeyh Ali Semerkandî bu sülâleden zuhur etti. H. 720 tarihinde İsfahan'da doğan Şeyh Ali Semerkandî kardeşi Ahmet ile hayata mukaddes bir gaye doğrultusunda bakıyordu. Annesi babası temiz pak bir nesilden gelmişler, Onun için artık bütün rahmet ve bütün imkân kapıları açılmış oluyordu. Zaman geldi, gün oldu Mekke ve Medine'ye gitti, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme (mânen) hizmet etti, onun türbedârı oldu.
Elini öpmek isteyenler onun eline kapanmaya kalkarlar, fakat O elini geri çekerdi. Dostça gelenlere ilgi gösterip muhabbetle bakardı. Hz. Ömer radiyallâhü anh halife olduğu vakit Rum ve İran devletleri ile savaş sürüyordu. Bu iki devlet dünyayı paylaşmışçasına hükmediyorlardı. İslâm askerleri bu iki devlete fırsat vermiyordu. Rum imparatoru İslâm askeri karşısında mağlup düştü, çareyi kaçmakta buldu. Hz. Ömer, İran Hükümdarını ve İran halkını İslâm dinine davet etti. İslâm ordusu İran ordusuyla pek çetin savaşlar yaptı, fetihlerde bulundu. İran ordusu yenilip bozguna uğradı.
Fetihname Hz. Ömer'e ulaştı. Bundan ötürü Emirü'l-Mü'minin çok memnun oldu. Çok geçmeden Kisra'nın (Şahın) beyaz sarayı İslâm ordusu tarafından kuşatıldı. Hendek gazasında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem; “Bana İran'ın anahtarları verildi, şu anda Kisra'nın beyaz sarayını görüyorum” diye buyurmuş idi. Ve böylece sarayın içerisinde bulunanlar teslim oldular. Elde edilen mallar Medine'ye getirildiler. Hz. Ömer radiyallâhü anh ahaliyi topladı. Şu açıklamayı yaptı: “Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Kisra ve Kayser defineleri Allah yoluna harcanacaktır” diye buyurduğu, bakın ne kadar doğru imiş dedi.
Fütuhat devam etti, nice kişiler Müslüman oldu. Nihayet otuzbin İslâm askeri yüz elli bin İran ordusuna karşı çıktı. Şiddetli bir muharebe oldu. Tarihte eşi görülmedi. Muharebe meydanında sel gibi kan aktı. İslâm askerlerinden ve İslâm kumandanlarından şehit düşenler oldu. İranlılar ise geceleyin yollarını şaşırdılar, İslâm askerleri ve Müslümanlar için yakmış oldukları ateşlerin içine düştüler, İran askerleri yedişer yedişer birbirlerine bağlı idiler. Bundan dolayı birine gelen diğer altısına da geliyor idi. Bu sebeple İran ordusunun otuz bini savaş meydanında, yetmiş bini de kaçarken telef olup gitmiştir. İslâm askeri yeni kumandanları ile Hemedan, İsfahan, Azerbaycan ve Derbend taraflarını tamamen ele geçirdi.
Mescide topladığı ahaliye: “İran devleti mahvoldu. Bundan sonra bir karış yerlerini bile geri alamazlar. Cenabı Hakk onların diyarını ve malını bize miras bıraktı. Bizi sınayacak. Sakın halinizi değiştirmeyin. Yoksa o sizi de başka bir kavmin baskısı ile cezalandırır” buyurdu. “Maveraünnehir” tabiri Şark yani yakın doğu için “Amu Derya” sı hakkında kullanılır. “Mavera” ard, geri taraf demektir. “Maveraünnehir” nehrin (Amu Irmağının) ardı ve geri tarafı anlamına gelir.
HAŞERELER VE SALGIN HASTALIKLAR
Şeyh Ali Semerkandî’nin “Maveraünnehir” den Rum diyarına hicret ettiği malumdur. Bu zatın yetiştiği devrelerde Buhara, Semerkant ve benzeri şehirler İslâmî ilim ve faaliyetlerin okutulduğu medreselerin, tekkelerin beşiği olmuştu. Hz. Ömer'in zamanında Şarkta fütuhat hedefine ulaşmış, Hz. Ömer'den sonra da gelişme göstermiş, Buhara, Semerkant ve benzeri kentler (yerler) dâhil İslâm dünyasının sınırları içine girmiştir.
Hz. Ömer radiyallâhü anh Halife Olduğu Sıralarda Bir Kaç Ülke Haşereler ve Salgın Hastalıklar Altında İnliyordu Hz. Ömer radiyallâhü anhın halifeliği zamanında Türkistan, İsfahan ve Şiraz şehirlerinde, bütün bu ülkelerde (geniş yer kaplayan beldelerde) tarlalardaki mahsûllere çekirge, bambul, ağkurdu, kınacık, gurul, fare, köstebek gibi zararlı mahlûklar musallat oldu. Bu sebeple bu ülkeler bir kaç kere mahsûl alamayıp kıtlık içinde aç susuz kaldılar. Bundan başka karahumma ve trahom hastalığı salgın hale geldiğinden yüzlerce insanın ölümüne sebep oluyordu. Bu durum Hz. Ömer radiyallâhü anhe malum oldu. Bu ülkelerin kurtarılması emrolundu.
Hz. Ömer erkanına, toplayıp zikri geçen ülkelerin başına gelen âfeti anlattı. “Türkistan'a Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında bir elçi gönderildi. Buradaki insanlar iyi karşılamışlar, İslâm dinine saygılı olduklarını bildirmişlerdi. Bunlar şimdi dardadırlar. Biz bunlara yardım elimizi uzatalım ve dinimizi de yayalım” dedi. Hz. Ömerü'l-Faruk Hazretleri İslâm ordusuna emir vermek sureti ile anılan yere gitmeyi plânladı. Lâzım olan yardım malzemelerini de yanlarına aldılar ve kısa zamanda yola çıktılar. Belirtilen âfetlerin alfanda ezilen ülkelere ulaştılar. Türkistan'a üç km. kala bir yerde konakladılar. Hz. Ömer radiyallâhü anh muhtelif bölgeleri gözden geçirdikten sonra hiç bir yere izinsiz girmek istemedi.
Önce ilgili krallara name gönderdi. İsfahan kralına da yazdı. Namede şöyle yazılı idi: “Ben Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ikinci halifesi Hz. Ömer'im. Medine'den geliyoruz. Sizin başınızdaki musibetleri biliyoruz. Biz bu musibetleri Cenabı Allah'ın sayesinde yok eder, sizi ve mahsûlünüzü şifaya kavuştururuz. Sizi bu âfetlerden kurtarırız” diyordu. Ve devamla: “Bizim dinimiz malum çok büyük bir dindir. Ona da saygı gösterip Müslümanlığı kabul edersiniz. (Aslında bize değil) bu dinin sahibi olan Cenabı Allah'a, O'nun Rasülüne ve dinine saygı göstermiş olursunuz” diye yazdı.
Bu nameyi İsfahan kralı okudu, karşılık olarak o da bir name yazdı. Ve Hz. Ömer radiyallâhü anhe gönderdi. Namede kral: “Biz her yönden çökmüş ve çok fakir insanlarız. Eğer bizi bu dertlerden kurtarırsanız şehrin kapıları açıktır. İslâm dininin büyüklüğünü bilip size tabi oluruz. Aksi halde bizleri rahatsız etmeyin, geldiğiniz yerden geri dönün” dedi. Hz. Ömer radiyallâhü anh nameyi okumaya başladı. Önce memnun olmuş idi. Sonunu okuyunca öyle bir sinirlendi ki, öyle bir celâllandı ki herkesin aklı çıktı. Orda bulunanlar titremeye başladılar. Elçiye Hz. Ömer elinin şehadet ve orta parmağı ile işaret ederek:
“Sizin kralınız bizleri tanımıyor mu da böyle yazıyor? Varırsam onun iki gözünü bu parmaklarımla çıkarırım” dedi. Elçi korkusundan titredi, geri dönüp krala geldi. Daha henüz kral sormadan elçi: “Kral Hazretleri” diye söze başladı. Kekeleyerek: “Ben ömrümde öyle azametli adam görmedim. İki eli ile işaret etti. Kralınız bizim sözlerimizden tereddüt mü ediyor? İki parmağım ile Kralınızın gözünü çıkarırım” diye sert çıkışta bulundu” dedi. Elçi sözlerine devamla: “Ben daha fazla duramadım, yanından kaçtım. Öyle bir adam ki, heybetli hali ile bir nâra attı. Dağlar, ovalar yerinden oynadı. (Devam edecek)