
Bu Kıssadaki İbretler
Mustafa Özyurt
İsrâîloğulları’nın, yaptıkları her îtirâzın ardından sıkıntıları artmıştı. Hâlbuki emr-i ilâhî ilk geldiğinde herhangi bir sığır boğazlasalardı, emir îfâ edilmiş olacaktı. Fakat üstüste suâllerle, sanki bunu istemiyormuş gibi davrandılar ve mes’eleyi kendi elleriyle ağırlaştırdılar. Böylece çok îtirâz etmeleri ve hadlerini bilmeyişleri, onları ağır netîcelere dûçâr etti.
Îcâb etmeyen suâllerin sorulması câiz değildir; kazâ ve kader mevzûlarında haddinden fazla derinleşmekte olduğu gibi... Yâni Allâh’ın hüküm beyân ettiği bir hususta teslîmiyet gösterip itaat etmek gerekir. Zîrâ gereksiz suâl ve îtirazlar, yeni tahdîd ve vecîbeleri beraberinde getirir ki, bu da mes’ûliyetlerin daha da ağırlaşmasına sebep olur.
Nitekim Allâh Rasûlü s.a.v. şöyle buyurmuşlardır:
“…Ben sizi kendi hâlinize bıraktığım sürece, siz de beni kendi hâlime bırakın. Çünkü sizden öncekiler peygamberlerine çok suâl sormaları ve aldıkları cevaplar husûsunda ihtilâf etmeleri sebebiyle helâk oldular. Bundan dolayı size, bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiğince yerine getirin. Herhangi bir şeyi yasaklarsam ondan da kesin olarak kaçının!” (Müslim, Hac, 412)
İsrâîloğulları daha evvel bir buzağıya taptıkları için kendilerine inek kurban etmeleri emredildi. Tâ ki, inekte bir ulûhiyet olmadığını anlasınlar. Zîrâ insanoğlu, özündeki kulluk hisleriyle bazen yanılarak, ilâhını, kendi yaşadığı âlemin boyutları ve idrâk selâhiyetleri dâhilinde arama şaşkınlığına düşebilmektedir.
Diğer taraftan kâtiller bir türlü bulunamıyor ve bu sebeple gerilim ve sürtüşmeler artıyordu. Sığırın kesilip kâtillerin bulunmasıyla sükûnet sağlandı.
İsrâîloğulları’ndan bazılarının “öldükten sonra dirilme”ye karşı îmânlarında tereddütler vardı. Bu hâdiseyle bu zaafları da zâil oldu.
Peygamberimizin Miraç’ta Musa Aleyhisselam İle Görüşmesi
Peygamber s.â.v. Efendimiz, Mîrâc’da Mûsâ aleyhisselâm ile birkaç defâ görüşmüştür. Rasûl-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın huzûrundan elli vakit namaz ile ayrılınca Mûsâ aleyhisselâm O’na:
“–Ben, Sen’den evvel İsrâîloğulları’nda tecrübe ettim. Elli vakte Sen’in ümmetin de güç yetiremez!” diyerek Cenâb-ı Hak’tan elli vaktin azaltılması talebinde bulunmasını tavsiye etti.
Bunun üzerine Peygamberimiz s.â.v. tarafından Allâh Teâlâ’ya beş defa mürâcaat vâkî oldu ve namaz, her seferinde biraz tenkîs edilerek beş vakte indirildi.
Bu hâdisedeki hikmetlerin en mühimi, geçmişlerin tecrübelerinden istifâde etmek gerektiğidir.
KARUN KISSASI
Hz. Mûsâ’nın amcası veya amcasının oğlu idi. Tevrât’ı, Mûsâ a.s.’dan sonra en güzel o okurdu. Çok fakirdi. Hazret-i Mûsâ’nın duâsı berekâtıyla kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi.
Kârûn, Mûsâ a.s.’a îmân etmeden evvel, Benî İsrâîl’in Firavun’un yanındaki temsilcisi idi. İdâresi altında bulunanlara eziyet ederdi. Îmân ettikten sonra, kendisini ilim, hikmet ve ibâdete verdi.
Ancak mel’ûn şeytan, insan kılığında yanına geldi ve onunla arkadaş oldu. Sonra fırsatını bulduğu birgün, dostâne bir tavırla:
“–Ey Kârûn! Başkalarından gelenlerle geçineceğimize, gidip haftada bir gün çalışalım; altı gün de ibâdet edelim!” dedi.
Bu fikir, Kârûn’a uygun geldi. Şehre indiler ve bir gün çalıştılar. Bu bir günlük çalışmaları mukâbilindeki ücretle de altı gün geçinip ibâdet ettiler.
İlk tâvizini koparmış olan şeytan bu sefer:
“–Ey Kârûn! Bak; kimseye muhtaç olmadık! Gel; bundan sonra haftanın yarısında para kazanalım, yarısında ibâdet edelim! Hem kazandığımız paranın fazlasını Allâh yolunda fakirlere infâk etme imkânımız da olur!” dedi.
Artık tâviz yoluna girmiş bulunan Kârûn’a, bu teklîf daha da câzip göründü ve bunu da kabûl etti.
Şeytan, hîlesini gerçekleştirmeye muvaffak olmuştu. Çalışma müddetini iyice artırdı:
“–Daha fazla çalışıp daha çok para kazanalım! Bu parayla hem ibâdet eder, hem de daha fazla fakiri sevindiririz!” dedi.
Ve yavaş yavaş Kârûn’un kalbine dünyâ meyli ve muhabbeti girdi. Hz. Mûsâ’nın duâsıyla kendisine verilen simyâ ilmi ile de çok zengin oldu. Kalbi, dünyevî ihtiraslarla doldu. Bu arada bütün güzel ve nezih hasletlerini de kaybetti. Gurur ve kibre kapıldı. Oysa zenginliği, Hz. Mûsâ’nın öğretmiş olduğu ilim sâyesinde idi.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: «Şımarma! Bil ki Allâh, şımarıkları sevmez!»” (el-Kasas, 76)
Kalbi dünyâ meyli ile dolan Kârûn, artık Mûsâ a.s.’ın nasîhatlerinden sıkıldı; tavsiyelerine tahammül edemez oldu. Hârûn aleyhisselâm’a ve O’nun soyundan gelen Levililer’e kurban kesme vazîfesi verilince de, kalbine yerleşmiş bulunan kötü hasletler, iyice gün yüzüne çıktı. Öfkeye kapıldı; dayanamadı ve Mûsâ aleyhisselâm’a gelerek:
“–Ey Mûsâ! Kardeşin Hârûn’a hibirlik (kurban kesme vazîfesi) verdin. Benim ise böyle bir şeyim yok! Hâlbuki ben, Tevrât’ı gâyet iyi okumaktayım. Bunun için ben, Hârûn’dan daha üstünüm! Bu haksızlığa nasıl dayanırım?!” dedi.
Mûsâ a.s. ise cevâben:
“–Hârûn’a bu vazîfe ve makâmı ben değil, Cenâb-ı Hak verdi!” buyurdu.
Fakat Kârûn diretti:
“–Bana bir alâmet göstermedikçe, bunu tasdîk etmem!” dedi.
Mûsâ a.s., Benî İsrâîl’in reislerini topladı ve:
“–Bastonlarınızı getirin! Hepsini belli bir yere koyalım. Kimin bastonu yeşillenirse, hibirliğe o lâyıktır!” dedi.
Bastonlar getirildi; ibâdet ettikleri mâbede bırakıldı. İçlerinden yalnız Hârûn a.s.’ın asâsı yeşillenip yapraklandı.
Bu açık mûcize netîcesinde Mûsâ aleyhisselâm, Kârûn’a döndü:
“–Ey Kârûn! Bunu ben mi yaptım?” dedi.
Kârûn şaşkındı. İşin hakîkatini anladığı hâlde nefsine tâbî oldu:
“–Bu, sihirbazlıktan başka birşey değildir!” dedi. Sonra kızgın bir şekilde oradan ayrıldı.
Allâh celle celâlühû, Benî İsrâîl kavminin, elbiselerine mâvi şerit takmasını emretmişti. Kârûn, buna da isyân edip:
“–Bu, ancak efendileri kölelerinden ayırmak içindir!” dedi ve takmadı.
Artık Kârûn’un, Mûsâ a.s.’a hıncı iyice artmıştı. Nefsindeki hased ateşi, içini yakıp eritmekteydi. Etrafındakileri kendisine çekmek için ziyâfetler vermeye ve kendisinin üstünlüğünü belirtici sohbetler yapmaya başladı.
Birgün Mûsâ aleyhisselâm, Allâh’ın emri mûcibince onun zekâtını hesâb edip, vermesini taleb edince, Kârûn:
“–Şimdi de malıma mı göz diktin? Bu serveti ben kazandım!” dedi.
Kârûn’a hitâben şöyle buyruldu:
“Allâh’ın sana verdiğinden O’nun yolunda harcayarak âhiret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, müfsitleri sevmez!” (el-Kasas, 77)
“Kârûn ise:«–O servet, bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi.
Bilmiyor muydu ki, Allâh, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz Allâh onların hepsini bilir.
Derken, Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar:
«–Keşke Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı!» dediler.
Kendisine ilim verilmiş olanlar ise:
«Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.” (el-Kasas, 78-80) (Devam edecek)