
Bir Zamanlar
Mustafa Özyurt
Rivâyete göre, Mûsâ aleyhisselâm’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.
“Buzağıyı ilah edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
“Mûsâ’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet haberi vardı.” (el-A’râf, 154)
Allâh Teâlâ, Mûsâ a.s.’a buzağıya taptıkları için pişmân olan İsrâîloğulları’nı temsîlen yetmiş kişi seçerek huzûruna getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini istemişti.
Hz. Mûsâ, emr-i ilâhî mûcibince yetmiş kişi ile Tûr’a gitti. Fakat nankör kavim, Allâh’ı görmek isteme cür’etinde bulundu. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Sonunda Hz. Mûsâ, Allâh’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
“Bir zamanlar:
«Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı açıkça görmedikçe aslâ Sana inanmayız!» demiştiniz de, bakıp durduğunuz hâlde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredesiniz!” (el-Bakara, 55-56)
“Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçmişti. Onları o müthiş deprem yakalayınca, Mûsâ dedi ki:
«–Ey Rabbim! Dileseydin, onları da beni de daha evvel helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği günah yüzünden hepimizi helâk mi edeceksin? Bu iş, Sen’in imtihânından başka bir şey değildir! Onunla, dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sâhibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen affedenlerin en hayırlısısın!»” (el-A’râf, 155)
Hazret-i Mûsâ, duâsına şöyle devâm etti:
“Ve bize hem bu dünyâda bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de tevbe edip Sen’in hidâyetine yöneldik...” (el-A’râf, 156)
“…Allâh Teâlâ cevâben buyurdu ki:
«–Azâbım vardır ki, onu dilediğime isâbet ettiririm; rahmetim de vardır ki, o her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da müttakîlere, zekâtını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım. Onlar ki, o ümmî peygambere Hazret-i Muhammed’e tâbî olurlar, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, O’nun izinden giderler ki, O, onlara iyiyi emreder ve kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit O’na îmân eden, O’na kuvvetle hürmet gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun peygamberliği ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte asıl murâda eren kurtulmuşlar onlardır.»” (el-A’râf, 156-157)
Ashâbdan Katâde bin Nûmân radıyallâhu anh’ın nakline göre Hz. Mûsâ şöyle dedi:
“–Yâ Rabbî! Ben levhalarda insanlar arasından çıkarılmış, iyiliği emreden kötülükleri yasaklayan en hayırlı bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Allâh’ım onları benim ümmetim kıl!”
Allâh Teâlâ:
“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ aleyhisselâm:
“–Rabbim! Levhalarda dünyâya gelişte son, cennete girişte ilk olan bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ a.s.:
“–Yâ Rabbî! Yine levhalarda bir ümmetten bahsediliyor ki, onların İncil’leri (kitapları) sadırlarındadır, oradan ezberden okurlar. Hâlbuki onlardan önceki ümmetler kitaplarını bakarak yüzünden okurlar, kitapları kaybolunca da ondan hiçbir şey hatırlamazlardı. Şüphesiz Sen bu ümmete daha önce hiçbir ümmete vermediğin bir ezberleme ve muhâfaza etme kuvveti vermişsindir. Allâh’ım onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Hz. Mûsâ: “–Rabbim! Orada hem önceki kitaplara hem de son kitaba îmân eden, her türlü sapıklıkla savaşan bir ümmet zikrediliyor. Onu benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“O, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ aleyhisselâm:
“–Rabbim! Orada öyle bir ümmet zikredilmektedir ki, onlardan biri bir iyilik yapmaya niyet etse de onu yapamazsa ona karşılık 10’dan 700 katına kadar sevap verilmektedir. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Nakledildiğine göre bunun üzerine Hz. Mûsâ, elindeki levhaları bir kenara bırakıp:
“Allâh’ım! Beni de ümmet-i Muhammed’den eyle!” diye yalvardı. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 259)
Bizler, hamdolsun ki, meccânen, yâni hiçbir bedel ödemeden ümmeti Muhammed olarak dünyâya geldik. Bunun için ne kadar şükretsek azdır. Fakat her şeyin bir bedeli olduğu gibi bu nîmetin de bir bedeli vardır. Dolayısıyla bizler, ümmeti Muhammed olmanın mes’ûliyetini hakkıyla idrâk etmeli ve O’na hayırlı bir ümmet olarak yaşamalıyız ki, kıyâmet günü O’nun civârında yer almaya ve şefaati uzmâsına ermeye liyâkat kazanabilelim.
İsrâîloğulları, bir müddet sâkin yaşadı. Sonra yine azdılar. Tevrât’ın hükümlerinin ağır olduğunu, bunları tatbîk etmekte zorlandıklarını bildirdiler. Tevbe ederken verdikleri teminâtı unuttular. Allâh c.c. da, Tûr-i Sînâ’yı mûcize olarak üzerlerine kaldırdı. Çok korktular. Secdeye kapandılar. Dağ, çöktü-çökecek diye beklediler:
“Sizden sağlam bir söz almış ve Tûr Dağı’nı üzerinize kaldırıp demiştik ki:
«–Size verdiğimizi kuvvetle tutun! Onda bulunanları dâimâ hatırlayın. Umulur ki, takvâya erersiniz!»
Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allâh’ın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.” (el-Bakara, 63-64)
Fakat İsrâîloğulları, yine aynı hâllerini sürdürdüler. İyice aşırı gidenler, ilâhî gazaba dûçâr oldular:
“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine; «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu maymunlaşmış insanları, hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesîlesi kıldık.” (el-Bakara, 65-66)
Allâh Teâlâ, Benî İsrâîl’den kötülükte kasten ısrar edenleri maymun şekline sokmuş, sonra da onları helâk etmiştir. Bunun, insanların aslının maymun olduğu iddiâsıyla bir alâkası yoktur. Üstelik bunlarda nesil devâmı da olmamıştır.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalblerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (Kitâblarını tahrîf ederler), ihtâr edildikleri hakîkatlerden nasip almayı unuturlar. İçlerinden pek azı hâriç, onlardan dâimâ hâinlik görürsün! Yine de Sen onları affet ve aldırış etme! Şüphesiz Allâh, ihsân sâhiplerini sever.” (el-Mâide, 13)
Tevrât, yalnızca bir nüsha idi. Kimsenin ezberinde de tamamı mevcud değildi. İsrâîloğulları, Bâbilliler’e esîr düşünce, bu tek Tevrât nüshası kayboldu. Yıllar sonra İsrâîloğulları, esâretten kurtulunca, hatırda kalan bazı bölümler tespit edilebildiği kadarıyla yeniden yazıldı. Bugün, elde bulunan Tevrât’ta da, tahrîf edilmiş hâlde bu eksik bölümler ile kısmen Hz. Mûsâ’nın hayâtı yazılıdır.
(Devam edecek)