
'Şehit sizin evden çıkmadıysa helvası tatlı gelecektir'
Latife ÖGE AKIN
Ne yazacağımı, nasıl yazacağımı bilmiyorum. İçimden hiçbir şey gelmiyor. Hiçbir kelime, hiçbir cümle yetecek gibi değil.
Şehit Eril Alperen Emir’in dediği gibi…
Yağmur ıslanmayana,
Aşk yaşamayana,
Savaş savaşmayana güzel…
12 vatan evladını, zaten onların olan vatanın toprağına emanet ettik. Yapabileceğimiz sadece buymuş gibi yaptık.
Yandık, ağladık, haberleri izleyemez olduk, sosyal medyada zaten nereye baksanız bir şehidin yaşarken gülen gözleri, vasiyeti, arkadaşlarıyla şakalaşırken habersizce yaptığı vedası, ağıtlar yakan anne, beton kesilmiş baba, 4 aylık eşinin, karnındaki iki aylık bebeğinin babasının naaşı başında baygın bir gencecik kız…
Al bayrak serilmiş bir yatak, baş ucunda duran yarım kalmış bir su şişesi.
İçimi yakan bir fotoğraf da evin başköşesinde bir sehpa üzerinde asker postalının içine konulmuş kurumuş güller.
Ben polis ablasıyım. Kardeşim polis olduğundan bu yana hiçbir ortamda, hiçbir şekilde telefonumun sesi kısılmadı benim. Uyurken asla telefonumu uzakta bulundurmadım. Gece yarısı çalan hiçbir telefonda kardeşimden başka şey düşünüp buz kesilmedim.
Yaşanılan acıyı tahayyül edebilmek için……. Cümlenin sonunu getirmeye bile güç yetiremedim…..
12 can… 12 kabir…
Ama geride 12 ocakta yanan onlarca ateş… Eşler, çocuklar, anneler, babalar, kardeşler…
O evlerde bir daha asla pişmeyecek olan şehidin en sevdiği yemeği düşünüp ağladım.
O evlerde şehitten kalan bir giysi, öylece ter kokusuyla asılı bir yerlerde biliyorum, ona bakan gözlerin nasıl dayanacağını düşünüp ağladım. (Kardeşimin üzerinde giydiği son tişörtü çıkarır alır annem, kardeşim bir daha gelene kadar oturma odamızın kapısının üzerinde durur o tişört, kimse asla elini sürmez ona. Yanından gelip geçerken koklarız… Annem ona bakar ağlar bazen.)
Nasıl can verdiğini düşüne düşüne aklını yitirme derecesine gelen anneleri, eşleri düşünüp ağladım…
O insanların bir daha nasıl ve ne zaman gülebileceklerini düşünüp ağladım…
Şehit oğluna küçükken alamadığı bisiklet için içi yanan babaya ağladım…
Harçlık isteyen şehidine gönderemediği para için dünyayı ateşe veresi gelen baba için ağladım…
Haberi aldıkları an nasıl nefes aldıklarını düşünüp ağladım… Dünyaya nasıl sığabildiklerini düşünüp ağladım.
O anne babalar, yangınını nerede söndürsün, kimden hesap sorsun, kime kinini kussun, öfkesini atsın diye ağladım. Öyle ya kazada ölse adı belli kaza, biri çekip vursa ortada bir katil var, ona kusarsın içini… Ama bu evlatların anaları nereye atacak içindeki kor alevi…?
Hangi su söndürecek…? Ne teselli edecek…? Vatansa hepimizin vatanı değil mi? Neden kimileri için can pahası iken kimileri için bu kadar ucuz…?
Bayrak asılan evlerin garibanlığına bakıp ağladım…
Sıvasız evlerden çıkan yiğitlerin, bir sürü kahpe evladına vatan devşirmek için can vermesine ağladım…
O canını verirken, parasını bastırıp vatan satın alanlara, onlara vatan satanlara ağladım…
Kime vatan yapıldı bu güzelim memleketim diye ağladım…
Kısaltılan askerlik süresi ile ortaya sürülen onlarca tecrübesiz vatan evladının sadece içlerindeki vatan sevgisi ile baş başa ölüme bırakılmalarına ağladım…
Birkaç yıldır süren sınır ötesi operasyonlarda askerin tam bölgeyi öğrenip tecrübe kazanmasına yakın terhis edilip, yerine yeniden tecrübesiz erlerin getirilip, sil baştan başlatılan kısır döngüye ağladım.
Devlet eliyle, TSK eliyle verilen bilgilere vatandaşın güvenmemesine, şehit sayısının taksit taksit duyurulduğunu düşünecek kadar devletine güvenmeyişine ağladım. Güveninin bu denli kırılmış olmasına, bu denli sahipsiz hissetmesine ağladım…
Ağladım da ne oldu, şurada iki satır yazdım da ne oldu?
Borcumuzu da, borçlumuzu da bilmiyoruz. Bundan da zerre rahatsızlık duymuyoruz, sormuyoruz…
O şehitlere borçlu değil miyiz? Borcumuz ne peki? Ne kadar? Yere önce düşen yaprak, sonra düşenden hakkını alacakken, o şehitler bizden hak talep ettiğinde ne cevap vereceğiz?
Sen şehitlik mertebesine ulaştın deyip sırtını sıvazlayıp sıvışacak mıyız?
Anne babanın eline al bayrak teslim edilir. Bayrağımıza lafım yok elbette. Gölgesi eksilmesin üzerimizden… Ama ya evlat… Ne dolduracak o boşluğu… Ne yetecek doldurmaya…
Meclisteki sözde (asla samimiyetine inanmadığım) Terörle Mücadelede Kararlılık Bildirisine imza atamayanalar, o sözde bildiride bile birleşemeyenler bundan hiç utanç duymayacak mı?
Bir tanesi bile evladını al bayrak sarılı tabutta karşılamamış, ultra lüks malikanelerine al bayrak asılmamış o sözde vekiller, mecliste PKK uzantılarıyla aynı masalarda ucuz meclis yemeği yerken boğazında kalmayacak mı lokmaları? Bir dönem vekillik yaparak emekli olmaya hak kazanan, bedeni dünyadan göç edene kadar dudak uçuklatan paralar almaya hak kazanan, bu aldıkları paranın küçücük bir kısmını devlete geri vererek (belki onu bile ödemiyorlardır, öyle ya prostat kanseri falan olabiliyorlar çünkü) evlatlarına bedelli askerlik yaptıran vekiller, rahat rahat ışıklar içinde ya da nurlar içinde uyuyabilecekler mi kabirlerinde?
Öyle öfkeliyim ki? Öyle içim acıyor ki? Öfkemden cümle kuramıyorum…
Bir şehidimizin anne babası umredeydi malumunuzdur. O anne baba acaba kutsal topraklara, Kabe-i Şerif’e yüz sürüp geldiklerinde böyle bir karşılama hayal etmiş miydi? Dünya başlarına yıkılacak da gelecekler bunu biliyorlar mıydı? Allah’ın sabırlarını bol ver. Yüreklerine ferahlık ver. İçlerindeki yangını sen rahmetinle soğut yarabbi… Güç kuvvet ver…
Ve Rabbim asıl güvenlik güçlerimize, askerimize, polisimize, vatan diye diye yola çıkmış her bir evladımıza güç kuvvet ver, biz koruyamıyoruz… Sen koru… Sen esirge… Anne, babalarına, eşlerine, evlatlarına bağışla… BİLDİKLERİ VE BİLMEDİKLERİ, ÖĞRENDİKLERİ VE ÖĞRENMEDİKLERİ HER TÜRLÜ DÜŞMANDAN KORU, HAİNDEN, KALLEŞTEN KORU…
Şehitlik güzel mertebe, peygamber övgüsü alan mertebe. Ama kalana çok zor imtihan Rabbim. Bir şehit annesi demişti; “Şehit sizin evden çıkmadıysa helvası size tatlı gelecektir.”
Sınanmadığımız acının yabancısıyız… Yanmadığımız ateşin yarasını bilmeyiz. Allah bundan sonra kimseyi bu ateşle yakmasın.