Latife ÖGE AKIN

Ölümden kaç dirhem fazla ayrılık!

Latife ÖGE AKIN

Ölüm ile ayrılığı tartmışlar. 50 dirhem fazla gelmiş ayrılık. Ne 50 dirhem, ne 100… Ölçüsü yok. Anlatacak bir birim yok. Kelime zaten yok.

Elinde kalan oyuncağına mı yanarsın? Evinde kalan kokusuna mı? Minicik avucunda tutup getirdiği taşlara bakıp mı ağlarsın, çamaşırlar arasında bulduğun minicik çorabına mı? Yerken düşürüp farketmediği bir dilim kurumuş mandalina mı ağlatsın beğenirsin? Koltuğun kenarına sakladığı yapbozu bulduğuna mı?

Kapısını cehennem kapısı gibi kapatıp elini sürmediğin odasının önünden geçerken yine de ce’e yapacak diye beklemekten alıkoyamazsın kendini. Ya da yine nereyi döktü diye kızmayı hayal ederken bomboş evi dolaşırken bulursun kendini.

Ağlamaya yer ararsın ama bir yandan da pişsin istersin bu acı. Anlayamazsın sebebini. Mihnetle emek verip, varını yoğunu döküp, dahası ciğerini dağlarcasına sevdiğinin elinden alınmasına anlam veremezsin. Bir kusur bulmaya çalışırsın kendinde, bulasın ki avunasın. Yok bulamazsın. Kendinden çok sevdiğin gerçeği her bahaneyi yerle bir eder.

Bir şarkıda diyor ya “benim koklamaya kıyamadığım, elin bağında çürüyor” öyle işte. Senin bakmaya doyamadığın, koklamaya kıyamadığın, erişmek için yıkmaya gücünün yetmeyeceği dağ yokken kıymetini bilmeyenin yanında hiç oluşunu izlemek kanını damla damla çeker damarından. Canını lokma lokma tüketir. Görürsün, bilirsin kıymetsizliğini ama elin ermez olur. Kırarlar elini kolunu dalını. Ulaşamazsın. O benim değerlim diyemezsin keserler dillerini, soluğunu…

Anlatamazsın, anlayamazsın. Bir köşeye çöküp kalırsın. Ömründe kimseye minnet edip, bir şey beklemeyen sen, sana acıyacakları fikri yüzünden her derdini içine gömen sen, o halini görsün acısın, merhamet etsin de dönsün diye beklersin.

Ne zaman gelecek, takvimden kaç yaprak düşecek? Bunun bayramı seyranı var. Nasıl dayanacağım diye diye içine çöken ağıyla sızlanırsın.

Sağa bakar anarsın, sola bakar anarsın. Anmaya yer ararsın ya, o canına yandığım felek seninle dalga geçer gibi başını çevirdiğin yöne koyar her bir anısını. Serpiştirir. Nefesini nerede kessem diye fırsat kollar gibi bekler durur. Beklesin dersin. Canı içinde ya dayanırım. Beklerim boncuk boncuk bakan gözlerini göreceğim günü. İmanımız var çok şükür. İmtihan nedir biliriz. Geçecek, bitecek biliriz.

O da özledi mi diye sorarsın. Anıyor mudur beni? Kulağın çınlasa onun andığını umarsın. Umarsın da umarsın. Arta kalan yerlerini de ümit çürütür. Ya unutursa? Gördüğünde tanımazsa?

Devam etsem sayfalarca yazarım özlemeyi. Ama neye yarar? Herkesin acısı kendinde biricik. Herkes kendi yandığı alevin harına aşina. Yakanlar aynı vicdansız, aynı nankör ama yanan herkes farklı yanar. Herkesi farklı yakar. Zalim aynı, zulüm aynı. Mazlum hep farklı tonda, hep farklı notada.

Ali Sadi’m, Selçuk’um… Can parelerim… Allah’a emanet ettik sizi…

 

 

Yazarın Diğer Yazıları