
Neden hep eskilerdir özlenen?
Latife ÖGE AKIN
Merhabalar efendim, malum mübarek ramazan ayındayız. Eskisi gibi öyle davetler, iftarlar pek kalmadı. Kalanlarda ise muhabbet başladığı zaman söz döner dolaşır illa ki “nerede o eski bayramlar” faslına gelir. Yanılmıyorum değil mi? Ancak ne hikmetse benim akranlarımdan başlar bu muhabbet, 50 yaşındakilerde söyler, 60 yaşındakilerde ve en nihayetinde 80-90 yaşındaki hacı emmilere, hacı teyzelere de sorsak hep aynı şeyden dert yanarlar.
“Nerede o eski bayramlar?”
Hep özlenir geçmiş. Her nesil için hep özlenendir. Size de garip gelir mi? Bize göre büyük bir özlemle anlattığımız o güzel bayramlar, bizden bir önceki neslin beğenmediğidir. Zaman bir değirmen misali ömrümüzü yediği yetmezmiş gibi örfümüzü, adetimizi, güzelim gelenek göreneklerimizi de öğütüyor.
Aslına bakarsanız zamana da çok suç atmamak gerek. Biraz bizim de işimize geliyor bu ama işin aslını herkes biliyor. Son yılların en büyük bahanesi pandemiydi. İnsanlar eşe, dosta, akrabaya, komşuya kapıyı kapatmak için meğer nasıl da hevesliymiş. Herkes eski bayramları özlüyor ama herkes tabiri caizse oturduğu yerden özlüyor. Kabul şu zamanda misafir ağırlamak biraz maddiyat istiyor ama ev sahipliğinde olduğu kadar misafirlikte de şirazemiz kaydı.
Eskiden hatırlıyorum bizim çocukluğumuzda yuvarlak davul fırında yağı, şekeri biraz kıt anne keki yapılırdı, yanına ekmeğin üzerine yoğurt sürülür, üzerine pul biber, nane, karabiber, tuz atılırdı, bir de demli çay, kimse yadırgamazdı. Allah ne verdiyse yeriz diye bir tabir vardı mesela, hala var ama o zamanlar gerçekten Allah ne verdiyse o yapılır yenirdi. Şimdi sosyal medyada sunum perileri var. Misafire neyi hangi kapta, hangi bardakta ikram edeceğimize kadar onlar belirliyor. Kahvenin yanında bilmem ne fenomenden gördüğü lokumluk olmadığı zaman ev sahibi mahcup, misafir ise ev sahipliğini özensiz hissediyor. Özen değil, misafirperverlik değil, şekilcilik öne çıktı. Ben şekilcilik diye kibarlaştırayım da siz en alt frekanstan, çaktırmadan görgüsüzlük olarak okuyun. Annemizin elimize sürdüğü sana yağını sokakta gizleyerek yiyen bir nesildik, şimdi ikram yarıştırıyoruz. Hal böyle olunca misafir çağırmaya korkar oldu millet. E tabi efendim şimdi misafiri çağırdın, yemekte, çorbası, ana yemeği, ara sıcağı, salatası, turşusu, zeytinyağlısı, etlisi, kızartması, köftesi, yoğurdu, içeceği. Ardından kahve ikram edeceksin, yanına lokumu, çikolatası, şerbeti. Çay vereceksin yanında tatlısız olmaz.
Öyle bir hale getirdi ki bu sosyal medya denen illet, insanlar içinde iyi niyetle sofrasını paylaşmak istediğinde kendini eksik hissediyor. Tamam, misafire en güzeli hazırlanır ikram edilir ama insanlar artık kendileri için belki yılda bir kez alabileceği gıda maddesini misafir gelecek diye borç harç bulup buluşturup satın alıyor. Bunu da tabi her zaman yapamıyor.
Televizyonlara çıkıp hala burnuna kaçan nohut orucu bozarmış da kulağına kaçarsa orucu bozmazmış diye fetva veren hocalar biraz da bunlardan söz etse. Osmanlıda iftar vakti evin cümle kapısının açık bırakıldığını, yoldan geçen iftar vaktine denk gelen yabancının, herhangi bir evin kapısından girip selam verip sofraya oturduğunu, gelen yabancıya hoş geldin demek dışında kimsin necisin sorulmadığını anlatsalar. Bizim neslimizin misafirperverliğinin de misafirliğinin de dünyaca ünlü bir adabı olduğundan bahsetseler. Maksat hasıl olsun diye bir araya gelindiğini, ikram edilecek en güzel ve kutsal şeyin güler yüz ve tatlı dil olduğunu anlatsalar. En önemlisi bunların masal değil gerçek olduğunu anlatsalar. Ne güzel hasletlere sahipmişiz. Bir tanesini bile kaybetmemek dileği ile hayırlı ve bol bereketli ve misafirli ramazanlar dilerim efendim