
Değer mi?
Latife ÖGE AKIN
Hayatınızın ne kadarı sizin sordunuz mu hiç? Ben bu ara çok soruyorum mesela. Hayatımın ne kadarı benim? Ne kadarı kendim için yaşandı? Ne kadarını kendim için yaşayacağım?
Başkaları için sıradan şeyler yaptığımızı düşünüyoruz. Hayatımızın rutini olmuş şeyler. Yani yemek yapmak kadar basit, çalan zil için kapının koluna basıp açmak kadar basit şeyler. Birilerinin bırakın sevinmeyi farkına bile varmayacağını bildiğimiz halde aklımızda dakikalarca bir şeyler yapmak için hesap kitap yapmak kadar basit. Ama bu edindiğimiz sözde basit görevleri aksattığımız an bizden kötüsü olmayınca anlıyoruz ki meğer ne önemliymiş yaptığımız şeyler.
Çalışıyoruz, başkaları için. Evlatlar için, anne babalarımız için, evimiz için. Onun için, bunun için. Mesela bir ay çalışıp sonucunda kazandığımız paranın ne kadarını sadece kendimiz için harcıyoruz. Ama evin ihtiyacı olan bir şeyi nasıl olsa ben de kullanacağım deyip almak değil. Sadece kendimiz için bir şey almaktan bahsediyorum. Kendimiz için kalkıp bir çay demliyor muyuz mesela. Ya da evde yalnızsak kendimiz için, keyfimiz öyle istedi diye şöyle mükellef bir sofra kuruyor muyuz, yoksa ekmek arasına tıkıştırdığımız bir şeyler ile öğün mü geçiştiriyoruz?
Hiç birini yapmıyoruz. Çünkü başkaları için yaşarken kendimizi ıskalıyoruz. Üstelik bunu öylesine görev olarak derinlerde içselleştirmişiz ki, bunun bile farkında değiliz. Karşılığında bir teşekkür, bir eline sağlık beklerken geçiyor ömrümüz. Sadece bir umutla farkına varılmasını bekleyen insanlarla dolu çevrem.
Bir küçük sözü verilecek sadaka gibi beklerken hayatımızın geçtiğinin farkında değiliz. Değer mi demiyoruz. Madem bu kadar önemsiz yapmayıverelim. Bir de kendi haline bırakıverelim farkımızda olmayan insanları. Bakalım eksikliğimizi hissedecekler mi. Emin olun hissetmeyecekler. O kapıyı illa ki biri açacak, açmasa ne olur, anahtarlarını çıkarıp açacak. O yemek pişmese ne olur, gidip dışarıda doyuverecek, siz aklına bile gelmeyeceksiniz. İnsan yanında biri varsa uyurken üzeri örtülsün diye bekler. Adını beklemek diye koymasak da yanındakinin üstünü örtmesine güvenir ve kıvrılıverir bir köşeye. Güvenir… Güvenmek… Ne kadar büyük bir duygu, ne güçlü bir duygu. Ama biz güvenmenin, güvenilmenin önemini en çok o kırıldığında hissederiz. O damardan o denli kan akacağını o damar kesilmeden bilmeyiz, anlamayız. Yanında biri yoksa ve uyurken üzeri örtülmemişse üşüdüğünü hisseder insan, kendi kendine iki cümle söylenir ama geçer. Güvenin kırılması gibi hayati bir damarından olmaz, hepi topu üşür ve geçer.
Bazen bazı damarları kesmek gerekir. Bazen rutinlerin olmadığında ne olduğunu anlaması gerekir insanın.
Gölgenize bakıp varlığınızın farkına vardığınız oldu mu hiç? Hayatın içinde kaybolmuşken, o iş, bu para, şuna olan borç, yazılması gereken yazı, hasta akraba düşünüp dururken, annemi bugün hiç aramamış olmam, babamın kalp muayenesi derken kaybolurum zamanda, mekanda. Nerede olduğumu unuturum, tabağımda eksilen yemeği ben mi yedim yoksa zaten o o kadar mıydı, hatırlamam, karnım doydu mu hala aç mı fark edemem. Sonra gölgemi görürüm bir an. Kendimi fark ederim. Kalbim atıyor, göz kapaklarım durmadan açılıp kapanıyor. Nefes alıp vermem aralıksız devam ediyor. Ama ben bunlardan bir haberim. Nasılda kendimin farkında değilim. Oysa boğazıma bir şey kaçsa ve bir an nefes alamasam, bütün dünyayı unutup o nefesin peşine düşeceğim. Biliyorum, kalbim sıkışsa hemen ne oluyor diye telaşa kapılacağım. Yani demem o ki; insan kendine bile bu kadar nankör. İnsan hiç bir şekilde aksamadan çalışan bedenine bile nankör. İnsan bütün bu sistemi kusursuz yaratıp, devamını sağlayan Allah’a bile nankör. İnsana mı nankör olmasın?
İnsanlar nankör. Boşa kürek çekmeyin. Aldığınız sağlıklı bir nefesin bile şükrüne ömür yetmez iken nefesinizi başkaları için tüketmeyin. Değmeyene, takdir, teşekkür bilmeyene, varlığınız ile yokluğunuzun arasında bir gelgit yaşamayana bir saniye vermeyin. O ömürden de sorgulanacaksınız unutmayın. Vefa ve vicdan çizginiz olsun. Fedakarlığınızın bir noktaya kadar adı vefa, bir noktadan sonra aptallık olacağını unutmayın. En kötüsü de bu aptallığı karşınızdakinin sizden önce fark etmesi. Elinizde avucunuzda kalmış bir damla öz saygınızı bu duruma kurban etmeyin. Çok ağır gelir. Her şeyi sırtlanan siz aptallık ettiğinizi ve karşınızdakinin çoktan bu aptallığı fark edip kullandığını anladığınız o anı taşıyamazsınız.
Bir düşünün, acı içinde kıvranırken sizi kim görür, acı çektiğinizi kim bilir. Acı veren… Kim bu acıyı dindirmeyen, aynı kişi değil mi? Elindeki yara bandını size bakıp, alay ederek sallar, vermeyin bu fırsatı. Dostunuz biliyorsa acı çektiğinizi ve bir şeyleri değiştiremiyorsa bir de o üzülür. Bir de onun vebali kalır. Sizin absorbe edemediğiniz, olmasına izin verdiğiniz her sabotaj dostlarınızı da üzer. Dost dediysem de el oğlu, el kızı değil ha, beklemeyin boşuna, anne babayı geçmez çoğumuzun tek dostum diyebileceği. Milyonda bir belki eşi ya da bir arkadaşı olan varsa o da onun şansıdır diyelim.
Hasılı kelâm; “ben” demeyi öğrenmeliyiz…
Benim izin verdiğim ve istediğim kadar hayatımda olur, ben izin verdiğim kadar üzebilirsin. Ben istediğim sürece senin için çabalarım, üzülürüm. İstemediğim, hevesimin kaçtığı an gölge kadar yanı başında olsam da gölge gibi soyut olurum. Hele vefa duygum ve vicdanıma oynadığını sezersem kapılarımın ardına geçemezsin bir daha demeyi öğrenmeliyiz. Emanet edilen ömrümüz de bir kez verilen bu canımız da kimsede bir tuz tanesi kadar önemli değil. Bizim kıymetini bilmediğimiz cana başkası neden kıymet versin. Başörtüsü de toz bezi de kumaştır. İplik dokumakla elde edilir. Onları değerli ve değersiz kılan verilen misyon, görev, yüklenen anlamdır. Bize başörtüsü kadar mı değer veriliyor yoksa toz bezi kadar mı? Toz bezi zanneden birini başörtüsü olduğumuza ikna etmeye çalışmak aptallık olur. Altın sarrafın elinde kıymetlidir. Hurdacı için altında, bakırda, çinko da metaldir…