
Allah uyandırsın bizi
Latife ÖGE AKIN
Neresindeyim hayatın? Ne kadar zamanım var? Ne yaşayacağım daha? Aynada gördüğüm yüze ne kadar hissizim. Bin yıldır tanıyor gibi ama aynı zamanda sanki uzaylı görmüş gibi. Doğrularım ne benim? Yanlışlarım? Kim sever beni, kim nefret eder? Kime zararım, kime ne faydam var?
Ne çok sorum var kendime. İnsan öyle ki kendine sorular sormaktan başkasını göremez oluyor bazen. Size de oluyor mu böyle bilmiyorum? Ama insan en çok kendine soru sorduğunda, cevabını bulsun bulmasın, doğru ya da yanlış insanlara zarar veremeyecek kadar meşgul olmaz mı?
Kötülük düşünemeyecek kadar, başkasının canını yakmayı düşünemeyecek kadar kendiyle meşgul olmuş olmaz mı?
Ve bu yol sonuç olarak bizi Allaha yakınlaştırmaz mı? İyi halimiz için şükreder, kötü halimiz için dua eder hale gelmez miyiz? Sevenimizi eksik etmesin, sevmeyenin zararından korusun diye dua etmez miyiz? Ve en çok kendimizi ararken bulmamız gerekmez mi Allah’ı?
Neye bakarsak bakalım o yüce Hünkârın kudretini bulmak, görebilmek bizi O’na yakınlaştırmaz mı?
Yakınlaştırmıyorsa şayet bu nasıl acı bir nasipsizliktir. Ne acı bir yok sayılıştır. Hiç üzülmez miyiz bunun için? Secdeye değmeyen başımız için hayıflanmaz mıyız? Dualarımız kabul olmuyor diye isyan ederken, nedenini sorgulamaz mıyız? Ya da duamızın başına “dualarımızın kabul olmasına mâni olan günahlarımızdan affımızı isteriz” demez miyiz?
Başımıza gelen her şeyde bir hikmet arayıp, Allah’ın bize o an ki mesajının ne olduğunu düşünmez miyiz? O gelenin geçici olduğunu, hiçbir yaranın sonsuza kadar sızlamayacağını, eninde sonunda pişip, katlanılabilir hale geleceğini bilmez miyiz? O gün gelene kadar sabrederek, tevekkülle dinginleşerek insan olmanın çeşitli derecelerinden sonra mümin olmanın tahtına oturmaz mıyız?
Ahir zamanda ne çok zor bu kadar derin düşünecek zaman bulabilmek. Ne kadar oyalıyor bu ahir zaman bizi. Nasıl da dipsiz bir kuyu gibi çekiyor içine… Kaybedilen bize bir defalığına verilmiş ömür. Kelebek kadarız şu hayatta.
Hani ömrümüzde bir kez bir fırsat verilmiş, koskocaman bir elmas avucumuzun içine bırakılıp, doya doya harca denmiş ama biz onun bunun peşinde koşmaktan, günahlara batıp çıkmaktan o elması avucumuzdan rüzgara kaptırıyoruz gibi.
Ömür de öyle değil mi? Akşam oldu, öğle oldu derken geçen zaman ömürden sayılmıyor mu? Bunca belirsizlik içinde net olan tek şey için bu çabasızlığımızı nasıl izah ediyoruz kendimize? Tek gerçek o Allah iken nasıl bu kadar gafil olabiliyoruz?
A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.
Bu ayetin muhatapları mıyız? Sorgulamak kimin yararına olur? Allah uyandırsın bizi? Biz kendimize acımıyoruz ALLAH (c.c.) acısın ve uyandırsın bizleri.