Faruk Gökbulut (Kul Kozâkî)

'Ben Bir HİÇ'im!..'

Faruk Gökbulut (Kul Kozâkî)

Âteşlerde yanıyorken içim;
Ben benden sıyrıldım; ben bir HİÇ’im!..

Şâir yüreğim böyle bir girizgâh ile söze başlamak istedi. Kişinin kendinden sıyrılarak bir hiç olduğunu ifâde etmesi ne ile ve nasıl açıklanabilir? Hiç düşündünüz mü?.. Nedir bu HİÇ’lik?

Konuya, tersten bakış ile bizim değerler manzûmemiz perspektifinden değil, Batı dünyâsının ele aldığı şekliyle başlamayı tercih ettim bu kez. Batı’daki hiçlik (Hiçimseme ya da değersizleştirme) kavramı daha çok Nietzsche’nin “Nihilizm” felsefesiyle karşımıza çıkar. Söz konusu kavram Antik Yunan çağlarına kadar götürülse de Nietzsche ile özdeşleştirilmiş olup, genel olarak ontolojik ve politik anlamlarda kullanılagelmiştir. Nietzsche’ye göre Nihilizm, hayatın hiçbir anlamının olmadığını, mânâsız ve değersiz bir şey olduğunu ifâde eder. Ona göre bilimi, san’atı, ülküleri, felsefeyi, dîni, ahlâkı, târihi ve insanı başarıya götüren her türlü değer yargısını anlamsızlaştırmak gerekir. Batı metafiziğinin de temellerini oluşturan bu söyleme göre öteki dünyâdan ya da duyu-üstü bir mekândan asla bahsedilemez. Nietzsche’nin merkeze aldığı bu inkârcı yaklaşım bugün çok daha radikâl bir çerçevede tezâhür etmiş bulunmaktadır. Örneğini bütün bir insanlık olarak “Gazze Davası”nda yaşamaktayız. Bu konuyu ayrı bir yazımda “Mim’siz Medeniyet” başlığıyla sizlere sunacağım.

Gelelim bizdeki HİÇ’lik mes’elesine… Yazımın hemen girişinde iki mısra ile ele aldığım bu konu bizde ne Antik Yunan’ın ne de Nietzsche’nin ele aldığı gibi değildir. Bilakis tam zıddı bir mânâ ile gönüllerde mâkes bulmuştur. Onlar sadece aklı öne alıp aklın kavrayamadığı her şeyi inkâra yeltenirken; biz aklın yanında gönül denen o engin kavramla olaylara bakarak, gözümüzü görünmeyeni de görünür kılan Yüce Yaratıcı’ya çevirip gönül ummanlarında yelken açmaya yeltenmişiz. Doğu ile Batı arasındaki en büyük ve bâriz fark da buradan ortaya çıkmıştır.
 
Bizdeki hiçlik şuuru; “Sürgün Olduğumuz Bu Ülkeden” Batı metafiziğinin reddettiği “Başkentler Başkenti”ne seslenişte “Yoktan da vardan da öte bir ‘Var’ vardır” mısrasıyla ifade edilir Sezai Karakoç’un o muhteşem nazmında…

Kul Kozâkî, bu varlık mes’elesini “İki Var Arasında” isimli şiirinde şöyle dile getirir;

Bilsek;

Olmazları olduran Var (!)
Kalbi aşkla dolduran Var (!)
Sakın düşme gama, hüzne;
Düşenleri kaldıran Var (!)

Bir de;

Goncaları solduran var;
Şeytanlaşıp çıldıran var;
Gamlı birer baykuş gibi,
Canı tenden yıldıran var!..

Bilsek;

Gönlü bala daldıran Var (!)
Kulun dâim güldüren Var (!)
Kızgın alevlere atıp;
Nemrut nefsi öldüren Var (!)

Bir de;

Kimi sözde baldıran var;
Suçsuz yere saldıran var;
Ne kendini biliyorlar,
Ne günâha aldıran var!..

İki “Var” arasında ne büyük fark var; değil mi dostlar?.. Birincisi varlığına can fedâ edilecek Hakk’ı temsil ederken, ikincisi tam da Batı metafiziğine şâmil konuları esas alan unsurları içeriyor. 

HİÇ’lik makâmına erenler, Allah Resûlü’nin dilinde şu şekilde beyan buyuruluyor: “Onlar, yüzlerine bakıldığında Allah u Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” Kimler onlar?.. Gelin birkaç isim zikredelim.

Abdülkadir-i Geylânî ki, Seyyidlerin Şâhıdır kendisi; şöyle seslenir nazmında:

“Kimin nefsi tekebbürü fısıldarsa kendine;
Onun küçük olduğunu görürsün havassın nazarında!..

Hâllerinde Allah’a karşı mütevazı olanlar;
Yüceltilir bütün yaratılmışların can pazarında!..”

Sonra Aziz Mahmud Hüdâî’de (Üsküdar’ımızın Kutlu Misafiri) şöyle akseder HİÇ’lik şuuru:

“Hakk’ı koyup bâtıla, meyl ü muhabbet neden?
 Tâbi- i şeytân olup, fitne vü şirret neden?

Râh-ı salâha gidip sulh u sülük ehli ol;
Nefse uyup herkese hiddet ü şiddet neden?

Devlet-i dünyâ-yı dûn bir kuru sivâ iken;
Kâniye mağrur olupziynet ü şöhret neden?”

Sırasıyla Bâyezid-i Bistâmî, Câfer-i Sâdık, Cüneyd Bağdâdî ve tabii ki Hoca Ahmed Yesevî gelir ve “Hâlim Nice Olur?” şiirinde şöyle seslenir;

“Tatlı cânımı versem;
Karanlık yere girsem;
Münker, Nekir’i görsem;
Şu hâlim nice olur?..

Yarın kıyâmet günü;
Sorguya çekip beni;
Dense amelin hani;
Şu hâlim nice olur?..”

Ve dahası İbrahim Edhem, İmam Gazâlî, Merkez Efendi, Molla Gürânî, Mevlânâ Hazretleri… Hadi sözü aşkın hâlesinde semâ ettiren, Pîr-i Muğan’a devredelim ve O’nu dinleyelim ve bize “Allah’ım! Bu Vuslatı Hicrân Etme!..” desin.

“Allah’ım! Bu vuslatı hicrân etme;
Aşkın sarhoşlarını nâlân etme!..

Kumunu ve mumunu karıştırma;
Düşmanları kör et de şadân etme!..

Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır;
Onların işlerini âsân etme!..

İkbâl kıblesi yalnız bu halkadır;
Umut Kâbesin öyle virân etme!..

Yok dünyâda hicrandan daha acı;
Ne istiyorsan et de onu etme!..”

Silsile Niyazi Mısrî ile devam eder ve Somuncu Baba (Malatya’mızın Kutlu Misafiri)’dan Şeyh Edebalı’ya gelir. Şeyhim’in dediği gibi diyelim biz de; “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 

Ve sözün hitâmında iki büyük dimağa yer verelim. Veysel Karânî (Gerçek Adı ile Üveys El Karânî) ve Âşık Yûnus…

Bakın Âşık Yûnus, Üveys için ne demiş:

“Hakk’ın Habîbi’nin sevgili dostu;
Yemen illerinde Veysel Karânî!
Söylemez yalanı, yemez harâmı;
Yemen illerinde Veysel Karânî!

Seherde kalkuver yola giderdi;
Hakk’ın bin bir ismi zikir ederdi!
Allah, Allah deyu deve güderdi;
Yemen illerinde Veysel Karânî!..”

Zikri Hakk olanın kalbi pir ü pâk olur diyerek sözlerime son vereyim ve benim lügatımdaki H.İ.Ç.’i şöyle izah edeyim: “Hakk İçin Çırpınan” gönül erleri. Vesselâm!.. 

10 Ocak 2024
Saat: 21.05
Mersin

Yazarın Diğer Yazıları