Dilhan Dumanoğlu
Dilhan Dumanoğlu

Zamanın esiriyiz!

22 Eylül 2018
3 dk Okuma
4 yıl önce
Zamanın esiriyiz!

Dikkat ettiyseniz her yeni gün biraz daha hızlı geçmeye başladı. Her yeni ay, her yeni mevsim, her yeni yıl… Zaman artık eskisi gibi yavaş ilerlemiyor. En azından bizler öyle hissediyoruz. Zaman hızlandıkça zamanı genişletmeye, zamanı satın almaya başladık. Telefon alarak zamanı satın aldık. Araba alarak zamanı satın aldık. Bedelli askerlik yaparak zamanı satın aldık. Hayatımız zamanı satın almaya, zamanımızı artırmaya yönelik bir hale geldi. Emin olun her çalışan insan bir gün emekli olacağının hayalini kuruyor. Zaman kaygısı olmadan şehirden şehre gezmek istiyor. 
Dikkat ederseniz dört bir yanımız saatlerle donatılmış durumda. Kolumuzda saatler, meydanlarda saatler, otobüslerde, telefonlarda, iş yerlerinde, duvarlarda… Hayatımızın her günü bir program haline geldi. Her gün sabah kalkacağımız saatler belli. Otobüslerin geleceği saatler belli. İşe giriş saatimiz, öğle paydosu saati, mesai bitiş saati, uyku saati, yemek saati, hastane randevu saati, okul saati, servis saati, say say bitmeyen bu saatlerle, insan gün içerisinde yetişmesi gereken birkaç yer olduğunu biliyor. Ve her gün saatin, zamanın kaygısıyla yaşıyor insanlar. 
Artık doğduğumuz günü, saati, saniyeyi bile kayıt altına alıyoruz. Ölümümüzün de öyle. Günde kaç saat çalışıyorsun? Kaç saat ders çalışıyorsun? Kaç saat spor yapıyorsun? Bu iş kaç saatini aldı? Saatler… Saatler… Merak ediyorum. Teknoloji zamanı bu kadar boğmadan önce insanlar nasıl yaşıyorlardı? Zaman yine bu devirdeki gibi hızlı mı ilerliyordu? İnsanlar zaman bolluğundalar mıydı? Geçenlerde bir arkadaşım “Keşke bir gün 24 değil de 48 saat olsa” demişti. Kendimden de biliyorum. Ne yaparsam yapayım zamanım yetmiyormuş işlerimi halletmeye gibi geliyor bana. Ya da işlerimi hallettikten sonra kendime ayıracak zamanı bulamıyorum gün içerisinde. Uyu, uyan, uyu, uyan döngüsünde dolanıyoruz. Halbuki akıp giden zamanın içerisinde biz de akıyoruz. Zamanı kontrol edebilme isteği bizi bizden alıyor. Ne olduğunun farkına varabilmek için olağan üstü bir düşün dünyası gerekiyor. Akıp giden suyun kıyısına çıkıp da suyu izlemek istemiyor kimse. Halbuki o suyun kenarına çıktığımızda görebiliriz zamanın nasıl aktığını ve bizden neler alıp götürdüğünü, hangi kaygılarımızın yersiz olduğunu… 
Hep derler ya hani Zaman su gibi akıp gidiyor işte bu söz misali… Zamanın esiri olmak yerine zamanın efendisi olabilmek isterdi herkes. Fakat zamanın efendisi olma yolunda atılan her adımda biraz biraz eksilerek zamanın esiri haline geldi insanlar. Sonra da bunun farkına bile varmadan yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler. Sistemin kaynağı oldular. Sistemin kölesi oldular. Bir araç haline geldiler. Artık insanlar birer araç haline geldi evet. İnsani duyguların çok arka planda olduğu bir yüzyıl geçiriyoruz tecrübe ettiğiniz gibi. İnsanların artık ne kadar parası olduğu, ne kadar mülkü olduğu, yakışıklı, güzel olup olmadığı, ne işe yaradığı, ne iş yaptığı konuları insani duyguların önüne geçmiş durumda toplumlarda. Merhamet, sevgi, dostluk, samimiyet… Bu saydığım kelimeler ne kadar da eski geliyor değil mi kulağa? Sanki yıllanmış, toz tutmuş, küflü rafta duran bir kitap gibi… İşte bu yüzden bize eski geliyor bu duygular. Artık maddiyat maneviyattan daha ön planda. İçinde bulunduğumuz, yürümesine katkı sağladığımız sistemin bize sunduğu özellikler bunlar. Biz ise hala körü körüne bu sistemin çarklarını döndürmeye devam etmekteyiz. Akan suyun da dönen çarkın da kenarına çekilip de bir izlemek lazım bize kattıklarını ve bizden eksilttiklerini. O zaman belki biraz insan kalabiliriz… 
 

Yorum Yazın