Kerim Küçüksarı
Kerim Küçüksarı

Hani Dünya Yalandı?

19 Ağustos 2021
3 dk Okuma
1 yıl önce
Hani Dünya Yalandı?

Değişimlerimiz düğünlerimizle başladı. “Bir kere” olacaksa niçin en iyi olmasın? Düşüncesi savurdu bizi, gençlerimizi ve ailelerimizi. Kimse gücüne göre bir düğün yapmanın sevincini yaşayamadı. Eş dost komşular, arkadaşlar ne diyecek? düşüncesiyle “dosta düşmana karşı gösterişle, borçlanarak başladı” her şey. Bir tercihte bulunurken “ahlaklı” olanını tercih etmedik. Mesleği iyi olan, parası fazla olanı seçtik. Saygıyı da, sevgiyi de en baştan yok ettik.

Bu tercihte annelerin rolü büyüktü. Anneler büyümüştü lakin onlarında içinde “uhdeleri” vardı. Annelerin yanındaki kızlarımız başka, babaların yanındaki oğullarımız başka dünyalara savruldu. Hep bir arada olduğumuz, özlemini duyduğumuz büyük aileler birer birer küçüldü.

Oğullarımızla, kızlarımızla bizi bir arada tutacak, aile bağlarını güçlendirecek paylaşımlarımız olmadığı için, onlar da arkadaşlarının yanında, çevresel etkilerle “sokakta” büyüdü. Bu şekilde yetişen gençlerimiz inancına, kültürüne ve hatta ailesine yabancılaştı. Kırılgan kalpler, alıngan ebeveynler çoğaldı. Saygı ise her geçen gün azaldı. Hep bir arada olduğumuz, karşılıksız sevdiğimiz dünyaya dair var olan her şey değişti, birbirimize yabancılaştık.

Eskilerin yüceliğini hepimiz kabul ettik ama hepimiz seyrettik. Arif Nihat Asya’nın söylediği gibi

“Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu, ne olduysa hep bize azar azar oldu”

Evimiz, İşimiz, Arabamız, mahallemiz, kıyafetlerimiz statü göstergesi oldu. Atadan deden zengin değildik. Kendimizi içine hapsettiğimiz 130-140 m2 dairelerimizi 500 – 600 bin liraya aldık, en büyük hayalimiz ise eve göre mobilyaları yenilemekti, hele bir de “markalı” “pahalı” mobilyalarımızı aldık mı sahte dostlarımızı evimize davet etmenin ve onlara hava atmanın keyfine vardık! Eş dostla yakınlaşmak için günler düzenledik. Statülerimiz ve tutkularımız burada da yakınlaşmanın, samimiyetin önüne geçti. Sohbetlerimizin konusu aldığımız telefonun, otomobilin, kıyafetlerin markası, yediğimiz yemeklerin mekânını oldu. Nereden geldiğimizi, nere gideceğimizi unuttuk. İtibarımız için 50-55 bin dolara çantalar alıp poz vermekten kaçınmaz olduk. Bu yüzden kimse mutlu olmadı, olamadı.

Çalışıp kazandıklarımızla yetinmedik, hayallerimiz hep daha üstü, daha modellisi olduğu için hırslarımıza yenildik. Çalışmadan, üretmeden çok zengin olup köşe dönmek istedik, şans oyunları tutkumuz oldu. Bunun da haram olduğunu, vücuda giren her haram lokmanın iyilikleri tahrip edip kemirdiğini görmek istemedik.

Daha dün köylerden gelmiştik, anamız şalvar, babamız cızlavık lastik ayakkabı giyerdi. Onlar da yıllarca devlet dairelerinde  arz-ı hâli’ni ifade edemediler. Okuttular çocuklarını. Okuyan çocuklar bir yerlere geldi. Öyle anlaşıldı ki okumuşlar ama hayatı okuyamamışlardı, onlarda değişti. Etrafta cereyan eden onca yanlışa sustular, sustukça alıştılar ve uzaklaştılar. Bu yüzden “devlete kapağı atmak” maharet oldu. Belki de haklılardı. “Hamili kart yakinimdir” notunu taşıyanların şefeatçileri vardı! Her şeyi “şefeate” indirgeyenler de hem bu dünyaya, hem de öteki dünyaya dair çalışmayı unuttu. Ötelerde de bir torpili, şefeatçisi olur mu bilinmez!

Ev, araba almayı hayatımızın tek amacı haline getirdik. O yaptıysa benim neyim eksik dedik durduk. Krediler çekerek düğün yaptık, ev-araba aldık, tatile gittik. Kazanmadığımızı harcadık. Taksitler birikince evdeki mutluğu kaybettik. Açılmamak üzere en güzel çantalara koyduğumuz Kitabımızı okumadığımız, attığımız adımlarımızdan belliydi, faize bulaştık. Faize bulaşanın “Allah ve Rasulüne savaş açacağı” ilahi ikazına gözümüzü kapadık, kulağımızı tıkadık. Kaybedeni başından belli olan bu savaşı da kaybettik.

Dün arkası yarın ve yalan rüzgarı kuşağıydı, bugün kadın programları ve diziler… bunlarla tatmin olmaya çalıştıkça battık. Gezgin programlarıyla dünyadan haberdar olmaya çalıştık. Gördüklerimizle de mutlu olamadık. Televizyondaki hayatlar hayalleri süsledi, “yalanlar” söylemeye alıştık. Yalanla imanın bir arada olmayacağını unuttuk, imanı kaybettik.

Ahlakın zenginliğini, bizi biz yapan değerleri unuttuk, işte bu hale geldik.

Ayla Aydemir’in söylediği gibi,

Burası dünya

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa sadece bir tarla idi

Ekip biçip gidecektik.

Yorum Yazın